/ Kommentare

‘Tek Adam Cumhuriyeti’nde hoş geldiniz!

24 Haziran’daki cumhurbaşkanlığı ve parlamento seçimlerinin Türkiye için »kader« niteliğinde olduğu ve yeni bir döneme kapı aralayacağı belliydi. Eğer muhalefetin adayı kazansaydı, »tek adam rejimi« süreci duracak, yeniden parlamenter sisteme dönüş yolu açılacaktı. Erdoğan’ın kazanması durumunda ise padişah yetkileriyle donatılan »tek adam rejimi« için yola devam edecekti.

Şimdi Erdoğan, seçimleri birinci turda kazanmanın verdiği güvenle, hızlı adımlarla hedefine ulaşmanın çabası içinde. ‘Yeni döneme’ girdiğini söylüyor. Artık »Yeni Türkiye«den söz ediyor.

Bunun ilk sembolik adımı Yüksek Seçim Kurulu’nun Erdoğan için hazırladığı »13. Cumhurbaşkanı mazbatası«na itiraz etmek oldu. Kendisinin bugüne kadar seçilenlerin devamı olmadığını söyleyen Erdoğan, mazbatasına »Yeni dönemin 1. Cumhurbaşkanı« yazdırdı.

Bu itirazın arkasında elbette sadece bir »farklılık« yaratmak bulunmuyor. Asıl olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin yönetim bakımından eskisinden farklı olacağının mesajı veriliyor. Benzer bir »farklılık« sarayda yapılan törende de görüldü. Daha çok cumhuriyet öncesi Osmanlıyı anımsatan motifler kullanıldı, geçmişteki büyük Türk devletlerine göndermeler yapıldı.

Türkiye’de aydınlar arasında 1990’lı yıllarda 1923’te kurulan cumhuriyetin katı merkeziyetçi yapısının değiştirilmesi ve sistemin demokratikleşmesini için »İkinci Cumhuriyet« kurulması talebi epey yaygındı. Bunu savunanların önemli bir bölümü, Erdoğan’ı ilk yıllarda kararlıca destekledi. Erdoğan’ın elitist Kemalist rejimle, orduyla hesaplaşarak cumhuriyeti reformdan geçirdiğinin propagandasını yaptılar.

Bugünlere gelişin önünü açan 12 Eylül 2010’daki referandumda hepsi Erdoğan’a destek verdi. Hem de soldan gelen pek çok eleştiriye rağmen... Ancak zaman ilerledikçe Erdoğan’ın cumhuriyeti demokratikleştirmediği, tersine tıpkı kurulduğu ilk yıllardaki gibi otoriterleştirdiğini fark ettiler. Desteklerini çektiklerinde iş işten geçmişti. Sonra bu »İkinci Cumhuriyet«çilerin çoğu Erdoğan’ın hedefi oldu. Şimdi kimisi hapiste kimisi yurt dışında...

Evet. Erdoğan’ın 8 Temmuz’da yaptığı yeminle başlayan »yeni dönem« pek çok açıdan, ülkeyi geriye götürecek tarzda eskiden kopuş anlamına geliyor. Artık ülke her açıdan sadece Erdoğan’ın sarayından yönetilecek. Meclisin yürütme rolü olmayacak. Ülke Erdoğan’ın dediği gibi, »Artık bir şirket gibi yönetilecek.« Bakanlar halkın seçtiği vekiller değil, çoğunlukla şirket yönetmeye alışkın kişiler oldu.

Her şeyin belirleyeni Erdoğan olacak ve atadığı bakanların buna itiraz hakkı da olmayacak. Saraydan çıkacak her karar padişahlık döneminde olduğu gibi ferman sayılacak.

Bu nedenle 20 Temmuz 2016’dan bu yana yürürlükte olan, 130 bin kişinin işten atılmasına, 50 bin kişinin tutuklanmasına, çok sayıda gazete, radyo ve televizyonun kapatılmasına, 150’den fazla gazetecinin, 70 bin üniversite öğrencisinin, çok sayıda Kürt siyasetçinin tutuklanmasına, grevlerin yasaklanmasına yol açan Olağanüstü Hali’in (OHAL) kaldırılması tek başına bir şeyi ifade etmiyor. Zira, kurulan sistemin kendisi aslında »OHAL düzeni.«

Bu nedenle parlamento içindeki ve dışındaki muhalif partiler ve basın haklı olarak, 18 Temmuz’da kaldırılacağı ifade edilen OHAL’i gerektirmeyecek yasal düzenlemeleri yaptıktan sonra OHAL’in kaldırılması tamamen bir görüntüden ibaret olduğuna dikkat çekiyor.

Türkiye, yeni bir dönemin daha başında. Bu yeni dönemde cumhuriyetin demokratik, laik, sosyal hak kazanımlarının hızla yok edilmek istendiği ortada. Hem de halkın yarısı buna karşı olduğu halde...

Bu yeni dönemde parlamento içinde muhalefetin anlamı ve önemi fazla olmadığı ortada. Bundan sonra önemli olan parlamento dışındaki muhalefetin örgütlenmesi. Gezi direnişi, Türkiye’de bu damarın güçlü olduğunu göstermişti. Halkın yarısının desteklemediği »Tek Adam Cumhuriyeti«nin ülkeyi bir şirket gibi yönetmesini engellemek için her açıdan toplumsal muhalefet kaçınılmaz.