/ Die andere Türkei

Hepimiz aynı gemide miyiz?

Türk Lirasının Euro ve Dolar karşısında aşırı derecede değer kaybetmesinin yol açtığı mali krizle birlikte Erdoğan ve ekibi hemen »Hepimiz aynı gemideyiz« söylemini öne çıkarmaya başladı. Krizin faturasının hükümetin ödemesi gerektiği yönündeki çağrılar »Ya gemi batarsa...« mesajıyla bastırıldı.

Halbuki krizin kapıda olduğu erken seçimlerden önce belliydi. Seçimlerin erkene alınmasının asıl nedeni de yaklaşan kriz olduğu, muhalefet cephesi tarafından dile getiriyordu. Dönemin Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek de bunu doğrulamıştı. Erdoğan da krizin Kasım’da yapılması gereken seçimlere olumsuz etkide bulunacağını bildiği için »baskın seçim«le amacına ulaşmıştı.

Dolayısıyla, Evangelist rahip Andrew Brunson’un serbest bırakılıp bırakılmayacağı temelinde ABD ile yaşanan gerilimden bağımsız olarak bir krizin olduğu bilinmesine rağmen, Erdoğan günlerdir krizin asıl ve tek nedeninin Trump’un açıklamaları olduğunu söyleyerek süreci yönetmeye çalışıyor. Doğrusunu sorarsanız Erdoğan’a oy verenlerin çoğu da buna inanıyor.

Ekonomik krizin, hayat pahalılığının, işsizliğin ve yoksulluğun yaşandığı bir ülkede normalde sendikalar, muhalif sol partiler, değişik inisiyatifler protesto gösteriler düzenler, hükümeti izlediği politikalardan vazgeçmeye çalışırlar. Yunanistan ve İspanya başta olmak üzere pek çok ülkede bu temelde grevler ve gösteriler yapılmıştı.

Türkiye’de ise henüz krizin faturasının hükümet ve sermayenin ödenmesi gerektiğine dair protesto gösterileri yok. Tepkilerin çoğu sosyal medya üzerinden verilen mesajlardan ibaret. Bunlardan rahatsız olan hükümet hemen yüzlerce hesaba ulaşım engeli koydu, soruşturma başlattı. Sanal tepkiler de çok gördü.

Bunlar bastırılınca geriye hükümetin istediği ABD’yi hedef alan traji-komik sembolik aksiyonlar kaldı. Kimisi ABD ve Trump’a tepki nedeniyle fotokopi doları yaktı, kimisi balyozla eski bir iPhone'yi parçaladı. Açıktan ABD mallarını boykot yerine, »Amerikan tıraşı« boykotu başlatıldı. Geçen yıl Hollanda ile yaşanan kriz nedeniyle de portakallar doğranıp sıkılmış, satın alınan Hollanda inekleri sağılmamıştı. Anlayacağınız »Türk tarzı« arabesk protestolarda sınır yok...

Muhalefetin güçlü bir protesto örgütleyememesinin bir yanını erken genel seçimlerde almış olduğu yenilginin yarattığı moral bozukluğu oluşturuyor. Ama asıl nedeni, Erdoğan’ın krizi ABD’ye, »dış güçlere«, »ekonomik savaşa« bağlaması. Görünürde böyle bir sorun elbette var. Hal böyle olunca yapılacak her eylemi »ABD işbirlikçisi«, »dış güçlerin uzantısı«, »darbeci« diye damgalanmanın zemini yaratıldı.

Muhalif iki büyük sendika konfederasyonu DISK ve KESK yaptıkları açıklamalarda krizin sorumlusunun Erdoğan’ın izlediği neoliberal politikalar olduğunu belirterek zenginlerin bedel ödemesini istediler. Ve krizden çıkmak için acil talepler sıraladılar, »Hepimiz aynı gemide değiliz« dediler. Ama somut bir eylem planı açıklamadılar. Benzer bir durum parlamento içinde ve dışındaki sol partiler için de geçerli.

Halbuki, hem krizin sorumlusunun Erdoğan’ın ekonomi politikalar olduğu hem de ABD’nin dayatmalarına karşı çıkacak bir yol bulunabilir. ABD’nin yıllardır ekonomik, siyasi ve askeri olarak Türkiye’ye dayatmalarına karşı çıkacak bir politika aynı zamanda yeni bir toplumsal hareketin de birleştirici özelliği olabilir.

Hayli sıkışan Erdoğan ise, uluslararası ilişkilerde sorunları öteleyecek yeni müttefikler bulma imkanına sahip olduğu için halen avantajlı görünüyor. Almanya ve Fransa’nın bu zor dönemde ilişkileri normalleştirmeye çalışması Erdoğan’ın siyasi ömrünü uzatmakla kalmıyor, aynı zamanda rejimin daha fazla otoriterleşmesinin de önünü açıyor. Bu nedenle Türkiye’de olacaklardan Almanya’nın payı ve sorumluluğu daha fazla olacak.

Bu nedenle Erdoğan’ın Berlin ziyareti öncesinde Federal Hükümeti izlediği politikadan vazgeçirmek için harekete geçmenin tam zamanı.